Küresel ısınma bir çok gölün yok olmasına sebep olurken, büyük
göllerin de şeklini değiştiriyor. Çocukluğumuzdan beri Türkiye haritalarında gördüğümüz ve
şeklini hafızalarımıza kazıdığımız Tuz Gölü, küresel ısınmaya yenik
düştü. Türkiye'nin en büyük tuzlası olan
göl özellikle güney doğusundan başlayarak kilometrelerce
çekildi. Uzaydan çekilerek Google Earth
tarafından kullanılan fotoğraf, gölün kurumaya doğru gittiğini net bir
şekilde gösteriyor.
Bu fotoğraf, güneşi ilk kez bu kadar
lekesiz ve durağan yansıttı.
NASA’nın uzay
telekopu Soho tarafından çekilen bu muhteşem kare güneşi ilk kez bu kadar
lekesiz ve durağan yansıttı.
NASA’nın uzay teleskopu Soho
geçtiğimiz günlerde sistemi içindeki patlamaların minimuma indiği bir
dönem yaşayan güneşi lekesiz ve pürüzsüz haliyle görüntüledi. Tam bir
daire şeklinde turuncu renkteki bir ışık topunu andıran güneşi izlemeye
koyulan bilim adamları yüzeyinde neredeyse hiç patlama hareketi görünmeyen
güneşin en durgun dönemini yaşadığını belirtti.
Bu dönemde
güneşin, gaz fırtınaları yaşadığı zamana göre çok daha sakin olduğunun
altını çizen bilim adamları Soho’nun elde ettiği bu görüntüde de üzerinde
hiçbir fırtına ya da dalgalanma olmayan güneşin adeta kusursuz göründüğüne
dikkat çekti.
Avlanmaya giden
balıkçıların oltasına bu kez çok farklı bir kısmet takıldı.
Taylandlı
balıkçılar oltalarına takılan dev canavarla karşılaştıklarında
şaşkınlıklarını gizleyemediler.
Taylandlı balıkçı Kik'in (sağdaki)
yakaladığı bu dev balığı tartmaya ölçüler yetmedi.Yaklaşık 115 kg'lık bu
dev yaratıkla karşılaştığında dev cüssesinden ürken balık, kırmızı
balıkları da kapsayan sazan ailesinde şimdiye kadar rastlanan 40 kg.lık en
ağır balığın da rekorunu egale etti.
ÇÖPLERİNİZİ BİRİKTİRMEDE FAYDA VAR.
Petrol kaynaklarının
yakında bitecek olması dünya devlerini de geleceğin yakıtlarına şimdiden
yatırım yapmaya itiyor. O yüzden bir tavsiye: Çöp deyip
geçmeyin.
Geleceğe
Dönüş filminin Einstein’a benzeyen profesörü Dr. Brown yaptığı otomobilden
bozma zaman makinesiyle gelecekten filmin çekildiği yıllara, 1980’lere
gelir. Filmin kahramanı Marty’yi bulur ve onunla mutlaka geleceğe
gitmeleri gerektiğini telaşla anlatır. Bu arada zaman makinesinin
motorunun üzerinde bulunan mutfak robotuna benzer bir aletin içine
yanlarındaki çöp kutusundan bulduğu muz kabuğunu, elma çöpünü, yarım
bırakılmış hamburgeri, şişelerin dibinde kalmış meyve sularını
dökmektedir. Marty, profesörün yaptıklarını hayretle izler ve ne
yaptığını sorar. O da yakıtının bittiğini ve motoruna yakıt attığını,
gelecekte araçların böyle çalıştığını söyler. İşte 1980’lerin bilim kurgu
filmlerinden olan Geleceğe Dönüş’ün bu sahnesi gerçek oluyor. 2010
yılından sonra arabalarımız çöplerimizle çalışacak, her türlü atıkla
ısınacak. Elektriğimizi onlardan elde edeceğiz. İTÜ Kimya Mühendisliği
Bölümü Öğretim Üyesi ve Enerji Ekonomisi Derneği Başkan Yardımcısı Prof.
Dr. Filiz Karaosmanoğlu, 2010 yılından sonra ikinci nesil biyoyakıtlar
dediği evsel ve endüstriyel atıklar, orman atıkları ile enerji
ihtiyacımızı gidereceğimizi söylüyor. Yani her gün çöp kutusuna attığımız
ve şehirlerden uzakta bir yerlerde pis kokulu tepecikler oluşturan
çöplerimiz 2010 yılından sonra özel bir teknoloji sayesinde biyodizele ve
biyoetanole dönüşecek ve otomobillerde bunları kullanacağız. Ya da
orman atığı dediğimiz odun ve bitkilerden elde edilecek yakıtlarla da
otomobilleri çalıştırabileceğiz, elektrik elde edebileceğiz. Yani yaşayan
her türlü canlıdan yakıt ve enerji elde etmek mümkün olacak.
Karaosmanoğlu’nun geleceğe dair bu anlattıkları bize hâlâ Geleceğe Dönüş
filmini hatırlatsa da dünyada fosil-yakıt olarak bilinen petrol ve
doğalgaza muadil olan biyoyakıtlar halihazırda kullanılıyor. Brezilya’da
milyonlarca hektarlık tarlalara otomobil yakıtı ekiliyor, Malezya ve
Amerika biyoyakıtları büyük bir oranda kullanıyor. Dünyada geçtiğimiz
dönemlerde yaşanan iki petrol krizinden sonra petrole bağımlılığa son
vermek için birçok ülke biyoyakıtlara ağırlık vermiş. Örneğin, Brezilya’da
biyoyakıt teknolojisinde ve üretiminde çok büyük gelişmeler yaşanmış.
Araçlarda yüzde 80’lere varan oranda biyoyakıtlar kullanılıyor. Amerika’da
bu oran yüzde 30’ları buluyor. Hatta Amerika’da çiftçiler kendi
ürettikleri biyoyakıtlarla tarım yapıyorlar. Tarlalarına biyoyakıt ekip
onu biçiyorlar. Biyoyakıt yapmak bu kadar kolay. Petrol kaynaklarının
yakında bitecek olması dünya devlerini de geleceğin yakıtlarına şimdiden
yatırım yapmaya itiyor. Bu sebepledir ki George W. Bush geçtiğimiz aylarda
Brezilya’ya ziyarette bulunmuş ve biyoyakıt antlaşması yapmıştı.
Türkiye’de ise Petrol Ofisi, Türk çiftçisinin ektiği ekinlerden elde
edilen biyoetanolü benzine yüzde 2 oranında katarak ‘biyobenzin’i piyasaya
sunmuştu. Şimdi birkaç firma daha bunun hazırlığında. Gelişmiş tüm
ülkelerde benzin ve motorinin içerisine belli oranlarda bitkisel
muadilinden konulması teşvik ediliyor. Türkiye’de de önerilen yüzde 2.
Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu, dünyada yüz yılı geçkin bir süredir
birbirini destekleyen dev petrol rafineri ve otomobil endüstrilerinin
olduğunu, bunların biyoyakıt teknolojisine geçmelerinin piyasada oluşacak
arzla mümkün olduğunu söylüyor.
Çöp deyip geçmeyin!
2010 yılından sonra göreceğimiz ikinci nesil biyoyakıtlar
ise evsel atıklar, endüstriyel atıklar, atık yağlar, orman atıkları gibi
her türlü atık ve artıkların gazlarının sıvılaştırılmasıyla elde edilecek.
Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu, “Çöp gazından elde edilecek metan
sıvılaştırılarak taşıtlarda başarıyla kullanılacak.” diyor. Bunun için
ileri teknoloji gerekiyor ve şimdilerde bunun altyapı çalışmaları
yapılıyor. Dünyada bunun en başarılı örneklerinden birisi Türkiye’de Mamak
Çöplüğü’nde başlatıldı. Çöpten elektrik elde edilmesi için başlatılan bu
çalışmanın yanı sıra İstanbul çöplüklerinde de benzer çalışmalar
yapılıyor. Yine atık çamurlardan ve gübreden elde edilecek gazlarla da
doğalgaza alternatif üretiliyor.
ÖRÜMCEĞİN SIRRI
380 milyon yıldır çözülemeyen sır
Asırlardır örümceklerin yaptığı ağın kimyasındaki esrarı çözmeye
çalışan bilim adamları, ilginç bulgulara ulaştı
Çapı 1 milimetrenin
binde birinden daha küçük olan örümcek ağının aynı kalınlıktaki çelik
telden 5 kat daha sağlam olduğu ve kendi uzunluğunun 4 katı esneyebildiği
belirlendi.
Bilim adamlarının endüstri ve teknolojide hayal bile
edilemeyen gelişmelere imza atmak için mercek altına aldıkları örümcek
ağının esrarı çözülemiyor. İpin sırrı çözülürse, bunun kurşun geçirmez
yeleklerden iz bırakmayan ameliyat ipliklerine, çok hafif kablolardan
motosiklet kasklarına kadar pek çok alanda kullanılması planlanıyor.
320 GRAMI DÜNYAYI SARIYOR
Çapı bir milimetrenin
binde birinden daha küçük olan örümcek ipliğinin aynı kalınlıktaki çelik
telden 5 kat daha sağlam olduğu belirlenirken, ağın kendi uzunluğunun 4
katı esneyebildiği kaydedildi. Ayrıca son derece hafif olan örümcek
ağlarının 320 gramı ile dünyanın çevresinin sarılabileceği kaydedildi.
Örümceklerin 380 milyon yıldır ördükleri ipliklerin hammaddesinin
saç, tırnak, tüy ve deri gibi birbirinden çok farklı maddelerin yapı taşı
olan "keratin" adlı proteinden oluştuğunu belirleyen uzmanlar, esnekliği
çok fazla olan örümcek ipliğini kopartmak için gereken enerjinin benzer
biyolojik metaryalleri koparmak için gereken enerjiden 10 kat daha fazla
olduğunu tespit etti.
İKLİM
DEĞİŞİYOR ARILAR KAYBOLUYOR
Dünya genelinde görülen bal arısı ölümleri
uzmanları kaygılandırıyor. Arıların kayboluşunda küresel ısınma ve iklim
değişikliğinin de etkili olduğu belirtiliyor. Berlin Hür
Üniversitesi’nden arı uzmanı Benedikt Polaczek’e göre, son yıllarda arı
topluluklarının kitlesel ölümünün asıl nedeni Varroa zararlısı ve uyuz
böcekleri . Pensilvanya Üniversitesi’nden böcek bilimci Diana Cox-Foster,
Mart ayında Amerikan Kongresine verdiği raporda arılarda çok yüksek
miktarda parazite rastladıklarını ve bunun, arıların bağışıklık sisteminin
yavaşladığı anlamına geldiğini söylüyor. Bu bulgu Bonn Üniversitesi’nden
Arı uzmanı Dieter Wittmann tarafından da doğrulanıyor.
Vücut
direnci düşen arılar, küresel ısınma sonucu erken gelen bahara yakalanınca
yorgun düşüyor. Şubat ayında ısınan hava ile kovandan çıkıp bal toplamaya
başlayan arılar, sonra birden bire bastıran kışla halsiz düşüyor, ardından
aniden gelen sıcaklar insanları olduğu kadar arıları da etkiliyor.
Arıların ritmini bozan bir başka uygulamada arıcıların daha fazla bal
almak için kovanları kamyonlara yükleyip bölge bölge gezdirmeleri.
Bilinçsiz ilaç kullanımı
Parazitlere karşı
geliştirilen ilaçların, arıcılar tarafından bilinçsiz kullanımı da arılar
açısından tehlike arz edebiliyor. Bu ilaçlara karşı varroa zararlılarının
zamanla bağışıklık ve direnç kazanması sonucu arı yetiştiricileri çareyi,
fazla dozda ilaç kullanmakta bulabiliyor. Ancak ilaçların kovanlarda ve
peteklerde bıraktığı kalıntının kokusundan rahatsız olan arılar,
kovanlarını terk ediyor ve geri dönmüyor. Arı larvalarında ölümlere de
neden olan yüksek dozda ilaç kullanımının yanısıra, ilaç seçimi ve ilaç
uygulama zamanlarında da bilinçli olmak gerekiyor.
Dünya
iklimindeki istikrarsızlık
Giresun Arıcılar Birliği Başkanı
Kubilay Elevli bal üretmekten çok, bitkisel üretimi arttırmak amacıyla
arıcılık yapılan bu ülkelerde gözardı edilemez büyüklükte koloni
kayıplarına rastlandığını, ayrıca dünya iklimindeki istikrarsızlığın da
arı biyolojisini olumsuz etkilediğini söylüyor. Elevli sözlerini şöyle
sürdürüyor:
“Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çevresel
faktörlerin değişmesi, bu değişikliklere alışamayan ve strese karşı çok
hassas olan kanatlıları, özellikle arıları oldukça etkiledi. İlk kış ve
ilk bahar çıkışları farklı oldu. Bu noktada da bu ölümleri, çevresel
koşulların değişmesine bağlıyoruz. Çünkü çok ilginçtir ki, mikro
klimaların değişmediği yerlerde arı ölümleri yok. Ama klima yapısı, iklim
yapısında değişiklik olan bölgeler var. Karadeniz’de örneğin iki vadi
arasında farklı iklimler yaşandı bu sene ve ölümler oldu. Ama şimdi bana
derseniz ki bu ölümleri kesinkes bilimsel olarak teyit edebilir misiniz,
yani buna bağlayabilir misiniz; hayır. Ama gözlem yani, genel anlamda,
ampirik yaklaşım şu: bu sene arı ölümleri normalin üzerinde ve yüzde 40’ı
buldu.”
Baz istasyonlarının etkisi
Amerikan Arizona
Landau Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmanın sonuçları ise oldukça
çarpıcı. Çıkan sonuçlara göre, cep telefonlarının ve baz istasyonlarının
yaydığı radyasyon, arıların yön bulma yeteneklerini tamamen çökertiyor.
Araştırmayı yürüten Dr. George Carlo arıların yayılan elektromanyetik
dalgalardan olumsuz etkilenerek yön bulma yeteneklerini kaybettiklerini ve
kovanlarına dönemeyince kolonilerin dağıldığını söylüyor. Yaşamak için
kovanlarına ihtiyaç duyan binlerce arı tamamen farklı noktalara doğru tek
başlarına uçuyor. Ve böylece kısa sürede ölüyorlar. Cep telefonlarının
teknoloji kullanımının üst seviyelerde olduğu gelişmiş ülkelerde yüksek
oranlarda rastlanan arı ölümlerin nedeni olduğu ihtimalini gittikçe
güçleniyor.
Stres yaratan hatalar
Giresun Arıcılar
Birliği’nden Kubilay Elevli, insanların arılarda stres yaratan hatalarını
telafi etmesi gerektiğini söylüyor. Elevli şöyle konuşuyor:
“Tüm
dünyada insanlık artık yaşadığı çevreyi kirletiyor. Doğayı biz insanlar
irite ediyor, stres altına sokuyoruz. Dünyadaki bu stresin kaynakları da
belli, herkesin bildiği ve söylediği sera gazları, aşırı tüketim gibi.
Enerjiyi tüketmek yerine enerjiyi kullanmak; yani bilinçli yaşamak
gerekiyor. Bence bugün dünyanın tüm gelişmiş ülkeleri – ki bu kirlilikten
en fazla onlar sorumludur- biran önce dünyayı stresten kurtarmanın
yollarını bulup, en büyük yatırımları bunlara yapmaları gerektiği
inancındayız.’’
Tarım etkileniyor
Bazı bölgelerde
arıların yüzde 70’inin iz bırakmadan gizemli bir şekilde ortadan
kaybolması, kuşkusuz en çok tarımı etkiliyor. Arılar, ayaklarına yapışan
çiçek ve bitki polenlerini taşıyarak 130 bin farklı bitki türünün
döllenerek çoğalmasını sağlıyor. Sadece bir kovandaki arılar 1 gün içinde
400 kilometrekarelik bir alanı dolaşarak 1 milyon çiçeğin döllenmesini
sağlıyor. Ancak son yıllarda tüm dünyada görülen kitlesel arı ölümleri,
insan-hayvan ve bitki arasındaki ekolojik denge için hayati bir öneme
sahip olan bu görevi gelecekte kimin yerine getireceği sorusunu ortaya
attı. Çünkü bu işlem gerçekleşmez ise bitki ve meyveler yavaş yavaş
ortadan kalkar. Bu da hayvanların ve insanların yaşamının tehlikeye
girmesi anlamına geliyor. Arıların polenleri taşıması yoluyla çoğalan
bitkiler, insanların tükettikleri besin maddelerinin üçte birini
oluşturuyor. Nedeni ister zehir içeren ilaçlar veya küresel ısınma, ister
parazitler ve hastalıklar olsun, arı toplulukları azalıyor ve bunun
doğanın döngüsü açısından önemli sonuçları olacak.